Savaş, Barış, Thor, Tarkan…Ugarit mi? Agarta mı?
  1. Anasayfa
  2. Köşe Yazıları

Savaş, Barış, Thor, Tarkan…Ugarit mi? Agarta mı?

0

Ugarit’in en büyük tanrısı “el” diğer tanrılarda görülen aktif mücadeleyi sevmez, pasif sükuneti tercih eder. Salim’dir, Selim’dir.
Fakat her şeyi taşıyan, idare eden odur. Tüm Tanrıların varlığı da ona bağlıdır. O, değişen dünyadan sonra gelen kutsal dünyadır. Tüm Tanrılar içinde hükümdarlık ünvanı sadece “El” için kullanılır.

Ugarit Suriye’de Laskiye yakınlarında Akdenize kıyısı bulunan antik bir liman şehridir. Milattan önce 1450-1195 yılları arasında bir ticaret kenti olarak hareketliydi. Ancak bir depremle yerle bir olmuştu. Aslında günümüzde de savaş konulu bir çok haberde karşımıza çıkan bir bölge. Laskiye ve çevresi Esad rejiminin kalesi konumunda bir toprak. 2011’de başlayan iç savaş sürecinde Şam’ın bir çok bölgesi rejimin elinden çıkmıştı. Ancak Laskiye bu anlamda rejim için en korunaklı bölge olmuştu. Laskiye aynı zamanda Esad ailesinin de memleketi. 1929 yılından itibaren Ugarit harabelerinde yapılan kazılar tarih açısından önemli tabletler ortaya çıkardı. Halkı Ugaritçe denilen bir Sami dili konuşmaktaydı. Ugarit eski çağların en önemli ticaret merkezlerindendir. Ugaritte yapılan kazılar sonucunda bu bölgedeki yerleşmelerin Neolitik çağa kadar dayandığını gösteriyor. Ayrıca Ugarit kazılarında Akatlar dönemine ait bir mühür bulunmuştu. Milattan önce 1402-1364 3. Amenofis döneminde Ugarit krallığı Mısırın Vasallarından biriydi. Yani Mısırdaki firavunlara bağlılık yemini ederek onlara hizmet eden, Mısır tarafından korunan, himaye edilen ve bunun karşılığında Mısıra cizye ödeyen bir krallıktı.

Nitekim 3. Amenofisin çağdaşı olan Ugarit Kralı 1. Aminittamru’nun Amarna arşivinde bir mektubu bulunmuştur. Mektupta Ammittamru kendisine “Güneşin Kölesi” demekte ve düşmana karşı askeri yardım istemektedir. Evet, Güneşin Kölesi yani “Abd-Şems” burada, güneşten kastedilen, mısır kralı Firavun Amenofis’tir.
Ugaritte yapılan kazılar 9 odadan oluşan 8 kapalı avlusu olan bir kraliyet sarayını ortaya çıkardı. Bunlardan biri Ba’El’a kral elin oğlu, diğeri buğday tanrısı Dagon’a adanmıştı. Ugarit mitolojisndeki El’in iki kızı vardır. Bunlardan ilki “SLM” harfleriyle yazılan akşam güneşi, barışı temsil eder. 2.si “SHR” harfleriyle yazılan sabah güneşi, o da savaşı temsil eder. Adlarında güneşin geçtiğine bakmayın, ikiside Venüs ile simgeleniyor. Venüsün sabahki ve akşamki haliyle. Bu iki tanrı güneşin konumu ile ilgiliydi. Biri getiren, diğeri götüren.
Ancak, burada bahsedilen savaş ve barışı şu anda kullandığımız anlamı ile hayal etmeyin. Barışı karanlık bastırınca herşeyden el ayak çekmek olarak düşünebilirsiniz. Avlanıyorsanız elinizdeki silahı bırakmak, toprak sürüyorsanız elinizdeki tırpanı bırakmak, taş yontuyorsanız yada demirle uğraşıyorsanız, elinizdeki tüm aleti edavatı terk etmek, işi bırakmak gibi. Dinlenmeye çekilmek. Yani boyun eğmek…
Emevi anlayışı hakim olana kadar ve “İslam” kelimesini büyük bir sihirbazlıkla harf tahrifi yaparak özel isme çevirene kadar, bu kelime bölgede boyun eğen anlamına geliyordu.

İbn-ul Arabi Fususu’l Hikem adlı eserinde şöyle der: Allah katındaki din, Allah’ın seçtiği ve yarattıklarının dinine karşı yüksek paye verdiği bir dindir.
İbn-ul Arabi’ye göre bu bağlamda, Allah, Bakara 132 de şöyle buyurur: “Bu dini İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi, Yakub’da vasiyet etti. Oğullarım Allah sizin için bu dini seçti. Başka dinlerden sakının ve sadece müslüman olarak can verin.” Başka bir ifadeyle boyun eğerek ölün. İbn-ül Arabi’ye göre ayette geçen din, belirlilik ve tanımlama bildiren harfi tarifle zikr edildi. Şu ayeette getirilen din odur: Ali imran 19: “Allah katında din İslamdır.” İslam boyun eğmek demektir. O halde din boyun eğmen demektir. Allah katından olan boyun eğilen şeriattır. Demekki din boyun eğmektir. Yasa yani namus ise Allah’ın şeriat yaptığı hükümdür. Allahın hüküm yaptığı şeye boyun eğme özelliği kazanan kişi dini yerine getiren ve onu fiilen var eden kimsedir. o halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri koyandır. Boyun eğmek senin fiilindir, böylece Allah dini fiilen var edip, sana şeriat yaptığı şeye boyun eğdiğinde, seni kendi gibi saydı. Allah eserleri nedeniyle “İlah” diye isimlendirildi. Sende eserin nedeniyle “Mutlu” diye isimlendirildin. Mücadeleden vazgeçmek, “barış dini” tanımlamasının anlamı bu. Çünkü akşam, daha doğrusu gece karanlınığından dolayı emniyette olmak gerekiyordu. Herşeyden el ayak çekmek.


Sabah güneşinin temsilcisi “SHR” yani seher ise, az önce anlatılanların tersi için düşünülmüş bir tanrıydı. Shr’yi her gördüğünüzde yani her seherde, yine yeni bir mücadele başlar. Yeni bir çalışma başlar. Toprağı sürer, avınıza gidersiniz. Yeni bir savaşa başlarsınız. Aletlerinizi donanıp, maden içerisine girer, demirle uğraşırsınız. Hayatta kalma mücadelesine yeniden başlarsınız. İşte bu mitoloji Ugarit’ten İbrani’lere transfer olmuştur. Transfer olmasının bir takım toplumsal nedenleri var.

En önemli neden milletler arasındaki teknoloji transferi. O dönemlerin en büyük teknolojisi ise demir ve demiri işlemek. İnsan için 1538 derece olan demiri işleyebilecek ateş sıcaklığına ulaşmak hiç kolay olmadı. İnsan, yani Adem bunu başardıktan sonra yeni bir çağ başlamıştı. Demirin işlenmesi o dönem için günümüzdeki internet teknolojisi gibiydi. Tüm hayatları değiştirdi. Kayıp kıta “Atlantis” ile ilgili hikayeleri duymuşsunuzdur. Tarihte Atlantis’den bahseden ilk kişi “Platon”du. Antik yunan tarihinin ünlü flozofu, tarihçisi ve batının ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisinin kurucusu olan “platon” islam dünyasında bilinen adıyla “Eflatun”. Kurmuş olduğu akademi ayrıca günümüzdeki modern üniversite oluşumunun başlangıcı olarak kabul edilir. Platonun atlantis hikayesini okuduğunuzda, “yıldız savaşları” filmlerini izliyor gibi olursunuz. Platon Atlantis hikayesinde teknoloji olarak üst düzeyde, ancak ahlaki olarak bozulmuş bir toplumdan bahseder. Bu toplumun dünyayı ele geçirmek için yapmadığı şey yoktur. Atlantis, tüm Avrupayı, Libyayı ve Mısırı hızlı biçimde fetheder ve bu bölgedeki halkı köleleştirmek için uğraşır. Platon 2500 yıl önce sanki günümüzden bahsediyor gibiydi. Atlantis’in en büyük günahı, tanrıya ait olan bir özelliği yani ölümsüzlüğü taklit etmesiydi.

Atlantisle ilgili bilimsel her hangi bir bulguya rastlanmıyor. Zaten Platondan yaklaşık 400 yıl sonra yaşamış olan tarihçi Strabon, Platon’un öğrencisi olan Aristo’nun Atlantisin Platonun tezlerini savunmak için uydurduğu hayali bir ada olduğunu ifade ettiğini aktarıyor. Sonuç olarak bu hikayede bahsedilen teknoloji, demir olabilir mi?
İnsanoğlu demiri işleyerek, kılıç, mızrak, zırh ve miğfer gibi savaş aletleri üretti ve bir anlamda eski teknolojjiye sahip olanlara göre bu zırhla “ölümsüzlüğün” ilan etti ve tanrıyı taklit etmiş oldu. Ardından bu yepyeni teknoloji fetihleri ve yayılmayı artırdı. İşte demirin savaşlar için elzem olduğu bu dönemde, demiri işleyebilenler tüm kültürlerde kutsal kişiler olarak görülüyor. Türk mitolojisindeki Tarkan ve İskandinav mitolojisindeki Thor bu kutsal karakterlerden bazıları.

Tarkan ve Thor’un Mezopotamya’da da karşılığı var, Müslümanlar her nekadar, Halid suresinde “Demiri biz indirdik” suresini bir mucize olarak anlamak isteselerde, kadim Mezopotamya’da batı Samilerin tapındığı, fırtına, gökgürültüsü ve yağmur tanrısı “Hadad”dır.
Asur Babil kökenli tanrılar gurubundaki Adad’la aynı özellikleri taşır. Hadad, Suriyenin kuzeyi ile Felike kıyısı ve Fırat ırmağı boylarında yaşıyan batı samilerin başlıca bağlı olarak genellikle elinde bir topuz ve şimşekle, boynuzlu başlığını giymiş sakallı bir tanrı olarak biçimleniyordu. Onunla özdeş olan Hitit tanrısı Teşub gibi Hadad’ında simgesel yaratığı “Boğa” idi. Hadad eski bir Fenike masalında bizim çok yakından tanıdığımız bir kelime ile anlatılıyor “Demirus”. Milattan sonra 64 de Lübnanda doğmuş ve ilk yüzyılda yaşamış Filo ob Babylos (tam karşılığını bulamadım), Fenikelilerin dini ve kültürel bilgilerini muhtemelen bir Fenikelinin yazdığı “Sakunyaton” (Sanchuniathon) adlı yazmalardan Yunancaya çevirmişti. Sakunyaton Yunanca ve Latincede Fenikenin dini yapısıyla ilgili en kapsamlı edebi kaynağı içeriyor. Sakunyaton yazmalarında, Hadad, çoğunlukla Demarus olarak karşımıza çıkar.

Ugarit’in en büyük tanrısı “el” diğer tanrılarda görülen aktif mücadeleyi sevmez, pasif sükuneti tercih eder. Salim’dir, Selim’dir.
Fakat her şeyi taşıyan, idare eden odur. Tüm Tanrıların varlığı da ona bağlıdır. O, değişen dünyadan sonra gelen kutsal dünyadır. Tüm Tanrılar içinde hükümdarlık ünvanı sadece “El” için kullanılır.

Ugarit Suriye’de Laskiye yakınlarında Akdenize kıyısı bulunan antik bir liman şehridir. Milattan önce 1450-1195 yılları arasında bir ticaret kenti olarak hareketliydi. Ancak bir depremle yerle bir olmuştu. Aslında günümüzde de savaş konulu bir çok haberde karşımıza çıkan bir bölge. Laskiye ve çevresi Esad rejiminin kalesi konumunda bir toprak. 2011’de başlayan iç savaş sürecinde Şam’ın bir çok bölgesi rejimin elinden çıkmıştı. Ancak Laskiye bu anlamda rejim için en korunaklı bölge olmuştu. Laskiye aynı zamanda Esad ailesinin de memleketi. 1929 yılından itibaren Ugarit harabelerinde yapılan kazılar tarih açısından önemli tabletler ortaya çıkardı. Halkı Ugaritçe denilen bir Sami dili konuşmaktaydı. Ugarit eski çağların en önemli ticaret merkezlerindendir. Ugaritte yapılan kazılar sonucunda bu bölgedeki yerleşmelerin Neolitik çağa kadar dayandığını gösteriyor. Ayrıca Ugarit kazılarında Akatlar dönemine ait bir mühür bulunmuştu. Milattan önce 1402-1364 3. Amenofis döneminde Ugarit krallığı Mısırın Vasallarından biriydi. Yani Mısırdaki firavunlara bağlılık yemini ederek onlara hizmet eden, Mısır tarafından korunan, himaye edilen ve bunun karşılığında Mısıra cizye ödeyen bir krallıktı.

Nitekim 3. Amenofisin çağdaşı olan Ugarit Kralı 1. Aminittamru’nun Amarna arşivinde bir mektubu bulunmuştur. Mektupta Ammittamru kendisine “Güneşin Kölesi” demekte ve düşmana karşı askeri yardım istemektedir. Evet, Güneşin Kölesi yani “Abd-Şems” burada, güneşten kastedilen, mısır kralı Firavun Amenofis’tir.
Ugaritte yapılan kazılar 9 odadan oluşan 8 kapalı avlusu olan bir kraliyet sarayını ortaya çıkardı. Bunlardan biri Ba’El’a kral elin oğlu, diğeri buğday tanrısı Dagon’a adanmıştı. Ugarit mitolojisndeki El’in iki kızı vardır. Bunlardan ilki “SLM” harfleriyle yazılan akşam güneşi, barışı temsil eder. 2.si “SHR” harfleriyle yazılan sabah güneşi, o da savaşı temsil eder. Adlarında güneşin geçtiğine bakmayın, ikiside Venüs ile simgeleniyor. Venüsün sabahki ve akşamki haliyle. Bu iki tanrı güneşin konumu ile ilgiliydi. Biri getiren, diğeri götüren.
Ancak, burada bahsedilen savaş ve barışı şu anda kullandığımız anlamı ile hayal etmeyin. Barışı karanlık bastırınca herşeyden el ayak çekmek olarak düşünebilirsiniz. Avlanıyorsanız elinizdeki silahı bırakmak, toprak sürüyorsanız elinizdeki tırpanı bırakmak, taş yontuyorsanız yada demirle uğraşıyorsanız, elinizdeki tüm aleti edavatı terk etmek, işi bırakmak gibi. Dinlenmeye çekilmek. Yani boyun eğmek…
Emevi anlayışı hakim olana kadar ve “İslam” kelimesini büyük bir sihirbazlıkla harf tahrifi yaparak özel isme çevirene kadar, bu kelime bölgede boyun eğen anlamına geliyordu.

İbn-ul Arabi Fususu’l Hikem adlı eserinde şöyle der: Allah katındaki din, Allah’ın seçtiği ve yarattıklarının dinine karşı yüksek paye verdiği bir dindir.
İbn-ul Arabi’ye göre bu bağlamda, Allah, Bakara 132 de şöyle buyurur: “Bu dini İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi, Yakub’da vasiyet etti. Oğullarım Allah sizin için bu dini seçti. Başka dinlerden sakının ve sadece müslüman olarak can verin.” Başka bir ifadeyle boyun eğerek ölün. İbn-ül Arabi’ye göre ayette geçen din, belirlilik ve tanımlama bildiren harfi tarifle zikr edildi. Şu ayeette getirilen din odur: Ali imran 19: “Allah katında din İslamdır.” İslam boyun eğmek demektir. O halde din boyun eğmen demektir. Allah katından olan boyun eğilen şeriattır. Demekki din boyun eğmektir. Yasa yani namus ise Allah’ın şeriat yaptığı hükümdür. Allahın hüküm yaptığı şeye boyun eğme özelliği kazanan kişi dini yerine getiren ve onu fiilen var eden kimsedir. o halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri koyandır. Boyun eğmek senin fiilindir, böylece Allah dini fiilen var edip, sana şeriat yaptığı şeye boyun eğdiğinde, seni kendi gibi saydı. Allah eserleri nedeniyle “İlah” diye isimlendirildi. Sende eserin nedeniyle “Mutlu” diye isimlendirildin. Mücadeleden vazgeçmek, “barış dini” tanımlamasının anlamı bu. Çünkü akşam, daha doğrusu gece karanlınığından dolayı emniyette olmak gerekiyordu. Herşeyden el ayak çekmek.
Sabah güneşinin temsilcisi “SHR” yani seher ise, az önce anlatılanların tersi için düşünülmüş bir tanrıydı. Shr’yi her gördüğünüzde yani her seherde, yine yeni bir mücadele başlar. Yeni bir çalışma başlar. Toprağı sürer, avınıza gidersiniz. Yeni bir savaşa başlarsınız. Aletlerinizi donanıp, maden içerisine girer, demirle uğraşırsınız. Hayatta kalma mücadelesine yeniden başlarsınız. İşte bu mitoloji Ugarit’ten İbrani’lere transfer olmuştur. Transfer olmasının bir takım toplumsal nedenleri var.

 

En önemli neden milletler arasındaki teknoloji transferi. O dönemlerin en büyük teknolojisi ise demir ve demiri işlemek. İnsan için 1538 derece olan demiri işleyebilecek ateş sıcaklığına ulaşmak hiç kolay olmadı. İnsan, yani Adem bunu başardıktan sonra yeni bir çağ başlamıştı. Demirin işlenmesi o dönem için günümüzdeki internet teknolojisi gibiydi. Tüm hayatları değiştirdi. Kayıp kıta “Atlantis” ile ilgili hikayeleri duymuşsunuzdur. Tarihte Atlantis’den bahseden ilk kişi “Platon”du. Antik yunan tarihinin ünlü flozofu, tarihçisi ve batının ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisinin kurucusu olan “platon” islam dünyasında bilinen adıyla “Eflatun”. Kurmuş olduğu akademi ayrıca günümüzdeki modern üniversite oluşumunun başlangıcı olarak kabul edilir. Platonun atlantis hikayesini okuduğunuzda, “yıldız savaşları” filmlerini izliyor gibi olursunuz. Platon Atlantis hikayesinde teknoloji olarak üst düzeyde, ancak ahlaki olarak bozulmuş bir toplumdan bahseder. Bu toplumun dünyayı ele geçirmek için yapmadığı şey yoktur. Atlantis, tüm Avrupayı, Libyayı ve Mısırı hızlı biçimde fetheder ve bu bölgedeki halkı köleleştirmek için uğraşır. Platon 2500 yıl önce sanki günümüzden bahsediyor gibiydi. Atlantis’in en büyük günahı, tanrıya ait olan bir özelliği yani ölümsüzlüğü taklit etmesiydi.

Atlantisle ilgili bilimsel her hangi bir bulguya rastlanmıyor. Zaten Platondan yaklaşık 400 yıl sonra yaşamış olan tarihçi Strabon, Platon’un öğrencisi olan Aristo’nun Atlantisin Platonun tezlerini savunmak için uydurduğu hayali bir ada olduğunu ifade ettiğini aktarıyor. Sonuç olarak bu hikayede bahsedilen teknoloji, demir olabilir mi?
İnsanoğlu demiri işleyerek, kılıç, mızrak, zırh ve miğfer gibi savaş aletleri üretti ve bir anlamda eski teknolojjiye sahip olanlara göre bu zırhla “ölümsüzlüğün” ilan etti ve tanrıyı taklit etmiş oldu. Ardından bu yepyeni teknoloji fetihleri ve yayılmayı artırdı. İşte demirin savaşlar için elzem olduğu bu dönemde, demiri işleyebilenler tüm kültürlerde kutsal kişiler olarak görülüyor. Türk mitolojisindeki Tarkan ve İskandinav mitolojisindeki Thor bu kutsal karakterlerden bazıları.

Tarkan ve Thor’un Mezopotamya’da d a karşılığı var, Müslümanlar her nekadar, Halid suresinde “Demiri biz indirdik” suresini bir mucize olarak anlamak isteselerde, kadim Mezopotamya’da batı Samilerin tapındığı, fırtına, gökgürültüsü ve yağmur tanrısı “Hadad”dır.
Asur Babil kökenli tanrılar gurubundaki Adad’la aynı özellikleri taşır. Hadad, Suriyenin kuzeyi ile Felike kıyısı ve Fırat ırmağı boylarında yaşıyan batı samilerin başlıca bağlı olarak genellikle elinde bir topuz ve şimşekle, boynuzlu başlığını giymiş sakallı bir tanrı olarak biçimleniyordu. Onunla özdeş olan Hitit tanrısı Teşub gibi Hadad’ında simgesel yaratığı “Boğa” idi. Hadad eski bir Fenike masalında bizim çok yakından tanıdığımız bir kelime ile anlatılıyor “Demirus”. Milattan sonra 64 de Lübnanda doğmuş ve ilk yüzyılda yaşamış Filo ob Babylos (tam karşılığını bulamadım), Fenikelilerin dini ve kültürel bilgilerini muhtemelen bir Fenikelinin yazdığı “Sakunyaton” (Sanchuniathon) adlı yazmalardan Yunancaya çevirmişti. Sakunyaton Yunanca ve Latincede Fenikenin dini yapısıyla ilgili en kapsamlı edebi kaynağı içeriyor. Sakunyaton yazmalarında, Hadad, çoğunlukla Demarus olarak karşımıza çıkar.

Milattan önce 2000’li yıllarda hüküm süren Haleb kralı Mari kralından İştar heykelini alıp, Hadad tapınağına getirtti. Muav ülkesindeki Midyan’lıları yenen ve Edom’un 4. kralı olan Ben Hadad “Hadadezer” Araminin Kralı, Davud tarafından yenildi. Bu hikaye tanıdık geldi mi? Dini metinlerde geçen Davud ve Calud masalını düşünün. Davud, Caludu devirdikten sonra onun kılıcını alır ve öldürür. Evet, kılıcın sahibi Caluddu. Hadad’ın öncesinde Edom krallığının yöneticisi ise, Hu-Sham’dı. Kenanilerde ve tüm Levantem bölgesinde el tanrısını “Toro-El” olarak da adlandırırlar. İskandinavlardaki Thor, Türklerdeki Tarkan gibi… Toro-El… Tur tüm toplumlarda bir dağ kültüydü. Yanardağ, Çünkü Tüm demir işleme merkezleri yanardağ eteklerinde kuruluyordu. Ancak yanardağ patladığında demiri işleyebilecek sıcaklığa ulaşılabiliyordu. Bunların hepsi, ellerindeki çekiç veya topuzla yıldırım tanrısı olarak karşımıza çıkar. Yanardağlar patladığı sırada yıldırım saçarlar. Bu yüzden, yıldırımlara hükmedenler olarakda biliniyorlar.

Ugarit’in en büyük tanrısı “el” diğer tanrılarda görülen aktif mücadeleyi sevmez, pasif sükuneti tercih eder. Salim’dir, Selim’dir.
Fakat her şeyi taşıyan, idare eden odur. Tüm Tanrıların varlığı da ona bağlıdır. O, değişen dünyadan sonra gelen kutsal dünyadır. Tüm Tanrılar içinde hükümdarlık ünvanı sadece “El” için kullanılır. Ezeli hükümdar odur. El bu hükümdarlığını Baal gibi sonradan kazanmış değildi. Ebedi hakimdi. El, yaratıcılığın ifadesi boğa ile sembolize ediliyordu. El, bütün insanların, yaratılmışların hakimiydi. Yaratıcısıydı. Bunun için ona insanlığın atası, yaratılmışların yaratıcısı da denir. Tanrılar meclisindeki tüm ilahların atası sayılır. yaratanların en güzeli. Enok’un kitabında da tüm ilahi varlıklar tanrı oğulları olarak geçer ve bunun orjinali “Beni Elohim”dir.

Ugarit metinlerinde El, açıkça tüm ilahların üstünde ve ilahlar meclisinin başında görünür. Diğer ilahlar ona gelir, önünde secde eder ve yüceltirler. Kenaniler yada tüm Levant bölgesinde “El” yada “İl” “Ras Shamra” yani Suriyede bulanan tabletlere göre tanrıça “Aşera”nın kocasıydı. Evet tanrı “El”in karısı Ugarit metinlerine göre “Asirah”tır. Bu tanrıça Hitit rivayetlerinde “El-Kunirşas”ın karısı “Aşerthu”dur. Kelime Arapçaya “Aşerah” olarak geçmişti. On sözcüğünün anlamı, gurup, deste, on parmaktan olan birim olarak buradan alınmıştı. Aşerah Mezopotamyada “El”in karısı olarak geçer. Genellikle bütün tanrıların annesi olarak tanımlanıyor. Diğer tanrılardan Asiratoğulları olarak bahsedilir. Evet, Aşerah “El”in karısı olarak onların dilinde “El-lat” (El’in karısı) olarak anılıyordu. El emri verir, tüm aşiret uygular.

Beyrut’un güneyidne bulunan eski adıyla “Sidon” yada “Sajda” ve Unesco dünya mirasları listesinde yer alan eski adıyla “Sur” olan Tirus’da aşeranın tapınakları bulunuyor. Bu iki şehir en meşhur Fenike kolonileriydi. Sur’un asıl gelişme sebebi Sur Firfiri denilen bir boya maddesiydi. Sur Firfiri latince adı “bolinus brandaris” (cercis siliquastrum) olan murex türü bir salyangozdan elde edilen ancak, o dönem için çok pahı bir boya idi. Rengi şu anda bildiğimiz Erguvan rengidir (Tiran Mor’u da denir). Erguvan moru, bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan bir renkti. Doğal yollarla üretilen en zor renk olduğu için bir zenginlik ve güç belirtisiydi. İmparator dışında hiç kimse mor pelerin takamazdı. İsa’nın idam için götürülürken üzerindeki elbisenin rengide buydu. Bir isyankar olmasına rağmen krallığa bağlı olduğu mesajı verilmek istenmişti.

Kültürel geleneklerin milletlerarası aktarımı tarih boyunca yeni teknolojilerle oldu. Sistemi bulan bu sistemle ilgili terimleri ve uygulamaları ilk üretenler, bütün bunları kadim tarih boyunca kendi sırlarını koruyarak kendi çıkarları için kullandılar. Bu gelenek günümüzde hala devam ediyor. İbrani metinlerden devşirilen, yani israiliyattan aktarılan bazı islami anlatılarda tanrı “el”in temsilcilerine rastlayabiliyoruz. Cebrail, İsrafil, Azrail, Mikail. Biz “el”in iki kızına dönelim.
Slm’nin bölgesi “Jeru-Salem”dir (bkz.slm tapınağı). En büyük tapınağı şu anda bildiğimiz Kudüs bölgesinde idi. Kudüs bu yüzden kutsaldır. Ona olan tüm saygı bu bölgeye gidilerek gösteriliyordu. Ona doğru giderek. O yüzden adı da buradan geliyor. Jeru-Salem Slm’ye doğru, saleme doğru, barışa doğru demektir. Evet artık “Salem”i bulduğumuza göre isterseniz “Seher”e de göz atalım. Seherin yurdu, Ugarit’in tarih boyunca mücadele içinde bulunduğu, daha güneydeki Asur devletinin topraklarıydı. Şimdiki Suriye. Şimdiki Suriye eskiden bu topraklarda yaşayan Asur devletini, savaşçı bir toplumu oluşturuyordu. Az öncede belirtildiği gibi bu savaş bildiğiniz savaş değil. Mücadele, hayatta kalma, çalışma ve bu dünya için birşeyler yapma.

Bu mitolojiden edinilen “Slm”nin farklı milletlerde farklı okunuşları vardır. SLM, Selim, Salim, Selam, Şalom, Solomon, Shallum, Süleyman gibi formlarda karşımıza çıkar. İslam Adı da bunlardan biriydi “iSLaM”. El’in çocuğu Slm, bu inanışta İslam olarak karşımıza çıkar. Kısacası islamın adı SLM’den gelir ve o yüzden islam “Barış dini”dir. Tanrısından dolayı. Kutsal mekanı Slm’nin yeri olan her doktrin, boyun eğme üzerine kuruluydu. Bu inanışlar için ibadet öte dünya için yapılmalıdır. Kimsenin görmediği, bilmediği, gidipte dönmediği ve sadece bir iddia olarak anlatılan öte dünyadan bahsediyoruz. Kuran’daki Hadid suresi 20. ayete göre: “Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yarışından ibarettir.” Bu dünya hayatı aldatıcı metadan başka birşey değildir. Gerçek çalışma, yani “İbda” kökünden gelen “ibadet” öte dünya için yapılmalıdır. Değersiz olan, insanın cezasını çekmesi için gönderildiği bu dünya için değil. Slm geldiğinde, yani karanlık çöktüğünde her şeyden el ayak çekilir ve boyun eğilir…

Shr, Seher geldiğinde ise, bu dünyayı aydınlatır. Mücadele için, hayatta kalma için, yeni bir ceza günü daha başlar. O yüzden ademoğlu, tüm hayatı boyunca korktuğu bu dünyada seheri bekler durur. Çünkü seher güneşin habercisidir. Seher varsa güneşte oradadır. Dini metinlere göre, Şeytanın tanrı tarafından kovulmadan önceki adı “Helel ben seher”dir (ışık getiren, sabah yıldızı, Helel ben shahar, Lucifer, luseher) Bu isim hristiyanlığa Lucifer olarak geçti. İkisininde anlamı aynı “Işık getiren” yani sabahın habercisi.

“Yenə bu səhər günəş nur yerə əyilər
Bir təzə nağıl başlar dünya
Oyan, ey günəş, oyan!
Al-əlvan boya, yoxsa bu dəniz uçar
Bir zülmət gecə dəniz qaçar
Gel ey seher, gel ey seher”

İlginizi Çekebilir

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir